İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Jenerasyon / Kuşaklar arası şeyler

Yenileşmek, eskileşmek…

Bilgiler yenileniyor, anlayışlar değişiyor. İfade biçimleri ve yöntemleri başkalaşıyor.
Her jenerasyon/kuşak kendi anlam ve ifade dünyasını kuruyor.
Görme biçimini, beğenme kriterlerini yeniden şekillendiriyor.
Her jenerasyon kendi katmanlarında gerçekleştiriyor bu değişimleri.
Aynı zaman diliminde yaşarken, kendi paralel evrenlerini kuruyorlar ve koruma savaşına girişiyorlar.

Öyle görünüyor ki, aynı zaman diliminde, paralel evrenleri arasında estetik felsefelerinden tutun etik anlayışlarına, görgülerine, dil ve ifade tarzlarına kadar ciddi farklılıklar ve birbirine katışmayan, aralarında adeta görünmez ve aşılmaz setler örülmüş iki ırmak gibi yan yana akıp gidiyorlar.

Aynı zaman diliminde, farklı, bazan taban tabana zıt anlayışları jenerasyon farkı olarak izah edenler bizi çaresiz bir kabulün eşiğinde bırakıyorlar.

Baba ile çocuk, dede ile torun arasındaki farklılıklar, kan bağının vazgeçilmezliğinin gereği tahammül ve kabullenişlerle, küçük ve tatlı çatışmalarla sürüklenip gidiyor.
Biri “yeni yetmeler işte, n’olacak”, öteki, “eski kafalar işte, ne beklenir.” diyerek sürdürüyor ilişkilerini. Birbirlerini idare ediyorlar demek daha doğru olur sanıyorum.
Aile ve sosyal ilişkilerde bu tür ilişki biçimlerini, kazasız belâsız yürütmenin, en güzel yolu idare etmek.

Sanat ve edebiyat dünyasında da bir jenerasyon/kuşak’tan bahsedilir.
Sosyal hayattaki jenerasyon farkı ortalama on beş yılken, kim uydurdu bilmiyorum, sanat ve edebiyat dünyasında jenerasyon/kuşak farkı on yıl olarak dillendirilir. 80’ler, 90’lar, 2000’ler filan gibi.

Her on-onbeş yıl gibi bir sürede, bir insanın yahut toplumun sanat-edebiyat anlayışında yahut sosyal hayatında estetik ve etik felsefelerinde, hissediş, dil ve ifade biçimlerinde yaşanan değişim bir iletişimsizlik oluşturacak kadar derinleşebilir mi? Bu mümkün müdür?

Birilerine kalırsa mümkün görünüyor.
Yani, yeni eskinin papucunu dama atıyor, tedavülden kaldırıyor. Eskinin saltanatı bitiyor, yeninin saltanatı başlıyor.
Peki, sahiden öyle mi oluyor?

Aile ve sosyal ilişkilerde olduğu gibi bir tahammül ile idare edilerek geçiştirilebilir mi edebiyat ve sanattaki jenerasyon/kuşak farklılıkları?

Yoksa, eski yeniyi “toy görüp, adamdan saymamaya”, yeni, eskiyi “modası geçmiş, pörsümüş” görmeye ve nihayetinde birbirlerini görmezden gelmeye, yok saymaya mı başlıyor?

Eski ve yeninin inatçı, bağnaz ve dik kafalı temsilcilerine bakılırsa öyle oluyor. Bu konuda ayak diretenler, fikir ve sanat dünyasında birbirine karışmadan ancak, didişmekten de geri durmayan iki ırmak gibi akmaya çalışıyorlar.
Aynı zaman diliminde paralel bir iki dünya.

Bu çatışmayı sürdüren yeni kuşak, “beslenecekleri kaynağı” yok sayıyor, eski kuşak yeni olanla irtibat kurmayarak, “alışkanlıklarının esiri, tekrarlarının sıkıcı bezdiriciliğiyle” konuşuyor, yazıyor; yeniliğin, taze fikirlerin izini sürmüyor ve kelimeleri “ışıltısını” yitiriyor.

Oysa, terakki eskinin de ve yeninin de kıymetinin bilinmesinden neşet eder.
Bu yüzden naşi, “Eskileş ey genç dostum ve yenileş ey geç dostum.”

(Bu minvalde yazılarım devam edecek inşallah.)

2 Yorum

  1. Mustafa İslam BAKİ Mustafa İslam BAKİ Kasım 16, 2020

    Genç dostların eskileşmemesi nitelikli bir yenişleme getirmediği için geç dostlarımız çok şey kaybetmiş sayılmazlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir