İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Deprem hayata dair…

“Depremin afete dönüşmesi insan kaynaklıdır.”

Deprem ve depremin etkileri öteden beri, çeşitli mühendislik çalışmaların konusu olmakla birlikte, 1999 Gölcük depreminden bu yana; özellikle beklenen İstanbul depreminin baskısıyla sosyal bilimlerin de başlıca konularından oldu. Kentsel dönüşüm ve toplumsal dayanıklılık, akademik ve entelektüel çevrelerde her yönüyle yoğun şekilde tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor.

Her depremden sonra toplumun tedirginliği artmış ancak, her seferinde bu tedirginlik, tam anlamıyla bilinç ve eyleme dönüşmeden sönerek yerini günlük kaygılara bırakmıştı.
Bu durum için ekonomik şartlar, mevcut yapı stoku, ülkemizin sürekli değişen hararetli gündemi gibi kolayca sıralanabilecek bahaneler öne sürülebilir.
Ancak son tahlilde; deprem bir doğa olayıdır ve afete dönüşmesi insan kaynaklıdır.

Doğal afetler can kaybı, yaralanma, ekonomik kayıplar yanında; psikolojik sorunlara da sebep olmaktadır. Deprem ve yapılarla ilgili her türlü bilgi, iletişim kanallarıyla topluma ulaşmasına rağmen takip edilemeyecek kadar detaylı. Öte yandan, çelişkili yayınların, deprem yapı ilişkisinin anlaşılmasını zorlaştırdığını, zaten çözüm noktasında tıkanmış insanları umutsuzluğa sürüklediğini gözlemlemekteyiz.

Ertesi gün teslim etmek üzere Marmara Bölgesi mikro depremleriyle ilgili tezimle uğraşırken 17 Ağustos 1999 depremini yaşadım. Herkes gibi bu depremden maddi, manevi etkilendim. İş hayatında, inşaat sektöründe 3. kuşak olarak bulundum. Deprem olayını, yapıyla olan ilişkisini ana hatlarıyla ortaya koymanın ve yapılanlar/yapılamayanların tespitinde mümkün olduğunca büyük fotoğrafı yakalamanın faydası olacağı kanaatindeyim.

DEPREM

Üzerinde çokça tahmin yapılsa da, beklenmedik bir anda yerkabuğunda meydana gelen enerji çıkışı sonucu oluşan sismik dalgalanmaların yeryüzünü sarsmasına deprem diyoruz. Yani her yönüyle birçok bilimsel çalışmaya konu olmasına rağmen deprem, kritik değerde olan zaman-yer-büyüklük verileri başta olmak üzere özellikleri tam olarak bilinemeyen, olması kaçınılmaz ve beklenen bir doğa olayıdır.

Her yıl 150 binden fazla deprem hissedilir ve kaydedilir. Bunların %80’i Pasifik Deprem Kuşağında meydana gelir.  9,5 büyüklüğündeki 1960 Şili Depremi tüm zamanların ölçülmüş en büyük depremi olarak kayıtlara geçmiştir. Büyük depremlerin sayısı küçük depremlere göre daha azdır. Amerika Yerbilim Araştırma Kurumuna (USGS) göre; 1900 yılından bu yana yılda ortalama 18 adet 7,0-7,9 büyüklükleri arasında deprem meydana gelirken 8,0 ve üstü bir deprem yılda ortalama yalnızca bir kez gerçekleşmektedir. Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’ne göre 2019 yılında ülkemizi ve yakın çevresindeki yaklaşık 16 bin depremin %99’unun büyüklüğü 4’ten küçüktür.

Depremin büyüklüğü (magnitüd) açığa çıkan enerjinin ölçüsüdür. Depremin şiddeti ise hissedildiği bir noktadaki yapılar ve insanlar üzerindeki etkisinin ölçüsü olarak tanımlanmaktadır ve depremin kaynağındaki büyüklüğü yansıtmamaktadır. Aynı büyüklükteki iki depremden iç merkezi (odak) daha derinde olan daha az yıkıcıdır. Depremin tarifinde büyüklük ölçüsünü kullanmak kıyas bakımından daha uygundur.  Genelde “büyüklük” ve “şiddet” kelimeleri birbirine karıştırıldığından, depremin büyüklüğünü ifade eden “magnitüd” kelimesini kullanmak bu karışıklığı ortadan kaldırılabilir. Büyüklüğü ölçmek içinde birkaç yöntem vardır. Bunların en güvenilir olanı olan Moment Büyüklüğü (Mw), uygulamada magnitüdü 4’ten büyük depremler için hesaplanabilir.

Büyüklük ölçeğindeki sayılar 1’er artmasına rağmen bu yanıltıcı olabilir; çünkü ölçek lineer değil, logaritmik olarak büyümektedir. Başka bir diğer deyişle, fark 1 birim değil 10 birimdir. Enerji salınımları arasındaki fark ise yaklaşık 30 kattır. Bu 30 kat güçlü anlamına gelmektedir. USGS’nin hesap makinesi bu hesaplamada kullanılabilir.

Genel kabule göre, 3,5 magnitüdlü ve daha büyük depremler hissedilir. 5,4’e kadar hasar vermez, 5,4-6,0’a kadar az hasar verir. 6,0-6,9’a kadar 100km çapta yıkıcıdır.
7,0-7,9 arası büyük depremdir, geniş alanda ciddi hasar verir. 8,0’den sonrası çok büyük depremdir, yüzlerce km uzakta da çok yıkıcıdır.
Gücü daha anlaşılır hale getirmek için yapay bir afet ile kıyaslayacak olursak; Hiroşima’da kullanılan atom bombası (20.000 ton TNT) enerji açısından 6 büyüklüğünde bir depreme karşılık gelmektedir. 9,5 büyüklüğündeki Şili Depremi bu açıdan değerlendirildiğinde, 178.000 atom bombasına eş değer enerji boşaltmıştır.

1900’den sonra depremler cihazlarla (sismograf) kaydedilmiş, 1960’dan sonra ise dünya genelinde sismograf ağları ile 4 ve üzeri büyüklükteki hemen her deprem kaydedilmiştir. Şu anda bölgesel ağlarda bir tünel inşaatındaki patlatma dahi kaydedilmektedir. Deprem oluşumunun yer ve zaman içerisindeki dağılımı depremsellik kavramını ortaya çıkarmıştır. Deprem merkezlerinin yeryüzündeki sistemli dağılımları incelendiğinde yer bilimlerinde yeni bir çığır açılmış, levhaların kayması ve deniz diplerinin yayılması gibi bulgularla levha tektoniği kuramı ortaya çıkmıştır. Böylece yer kabuğunda oluşan depremlerin oluşum süreçleri levhaların hareketleriyle açıklanabilmiştir.

Tektonik levhaların hareketleri coğrafi kıtaların oluşumuna etki etmekle beraber, levhaların sınırları bilinen coğrafi kıta sınırlarından farklıdır. Yer kabuğu, kıtasal kabukta 35-70km, okyanusal kabukta 5-8 km kalınlıktadır. Değişik kayaç gruplarından oluşan yer kabuğundan derinliklere indikçe sıcaklık artar (500-4500C). Yer kabuğu yerini, volkanik faaliyetlere magma kaynağı oluşturan, ergimiş halde ve ağdalı bir akışkan davranışı sergileyen bir katmana (manto) bırakır. Dünyanın yarıçapının 6371km olduğu düşünüldüğünde, akışkan davranışlı bir küre üzerindeki kalınlıkça yaklaşık binde beşlik bir kabuğun kırılganlığı, daha rahat anlaşılabilir. Yer kabuğu rafadan yumurtanın üzerinde, parçalardan oluşan çatlamış yumurta kabuğuna benzetilebilir.

Yerkabuğu kızgın yerkürenin en üstten soğumaya başlamasıyla oluşmuştur. Ancak bu kızgınlık içeride devam etmektedir. Merkezde bulunan yüksek yoğunluğa sahip çekirdekteki radyoaktif parçalanmayla oluşan yüksek ısı, mantonun içindeki malzemenin daha soğuk bölgeye yani yerkabuğuna doğru yükselmesine, diğer taraftan da soğuyan malzemenin aşağıya dalmasına neden olur.
Bu konveksiyonel akımlar yeryüzünü kaplayan levhaları hareket ettirir. Levhaların hareket hızları yılda ortalama 3-5 cm kadardır. Yerkabuğunu oluşturan levhaların birbirine sürtündükleri, birbirlerini sıkıştırdıkları, birbirlerinin üstüne çıktıkları ya da altına girdikleri yerler, yani bu levhaların sınırları dünyada depremlerin oldukları yerler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Peki, bu hareketler sadece depremlere mi sebep olur? Aslında bu devinim dünyanın canlı bir gezegen olduğunun göstergesidir. Depremlere sebep olmakla beraber ölümün değil hayatın habercisidir.

Her zaman yeryüzünde gözlemlenemese de, depremlerde yer kabuğundaki kırıklar, fay hatları söz konusudur. Bu fayları 2020-İzmir depreminde olduğu gibi düşey atımlı veya 1999-Gölcük depreminde olduğu gibi doğrultu atımlı faylar olarak ikiye ayırabiliriz. 1999 depremini meydana getiren Bingöl’den Yunanistan’a uzanan yaklaşık 1500km uzunluğundaki Kuzey Anadolu Fayı sürtünen iki levhanın birinin diğerine göre ters yönde hareket etmesiyle oluşmuştur. Kırıkların düşeyde bir fay düzlemi vardır ve burada biriken enerji, fay düzlemindeki sürtünme kuvvetini yendiğinde ani hareket (deprem) gerçekleşir. Gözümüzde canlanması için fay düzlemini bir futbol sahası kadar düşünürsek, bu yaklaşık 2 büyüklüğünde bir depreme karşılık gelir.

Bir depremin tariflenebilmesi ve değerlendirilebilmesi için; odak noktası (iç merkez),  yeryüzündeki izdüşümü (dış merkez), zamanı, derinliği, büyüklüğü (magnitüd), depremin enerjisi, şiddeti gibi deprem parametrelerine ihtiyaç duyulur. Odak noktası enerjinin ortaya çıktığı bir nokta olmayıp bir alandır. Ancak pratikte nokta olarak kabul edilir. Dış merkez alanı en çok hasarın olduğu bölgedir. Sığ depremlerin etki alanı az, yıkıcılığı yüksektir. Türkiye’de her 6 yılda bir 7’den büyük, her 15 ayda bir 6-7 arası, her 1,5 ayda bir 5-6 arası büyüklüklerde ve genellikle sığ depremler olmaktadır.

Ana depremden sonra aynı merkezde meydana gelen sarsıntılara artçı sarsıntı denmektedir. Eğer artçı sarsıntı ana depremden daha şiddetli gerçekleşirse bilinmelidir ki önce meydana gelen deprem ana deprem değil öncü sarsıntıdır. Her büyüklükteki depremde enerji boşalması sırasında çevreye deprem dalgaları (sismik dalgalar) yayılır. Bu dalgalar iç merkezden yüzeye çıkan cisim dalgaları ve yer kabuğunda ilerleyen yüzey dalgalarıdır. Depremlerde esas hasara yol açan dalgalar yer kabuğunu bir halı gibi silkeleyen yüzey dalgalarıdır.

YAPI GÜVENLİĞİ

Deprem parametreleri, istatistik veriler ve modelleme yöntemleri kullanılarak en büyük yer ivmesi değerlerini gösteren güncel Türkiye Deprem Tehlike Haritası hazırlanmıştır. Deprem tehlikesi, hasar ve can kaybı yaratabilecek büyüklükte bir depremden kaynaklanan maksimum yer hareketinin bir yerde ve bir zamanda oluşma tehlikesi olarak tanımlanır. Deprem riski ise, bu hareketler nedeni ile oluşabilecek etki yani hasar, mal ve can kaybı değeri olarak tanımlanır.

İvme, depremin yeryüzündeki etkisini sayısal olarak ifade ettiğinden, inşaat mühendisleri statik hesaplamalarında bu değeri kullanarak projelerini oluştururlar. Son çalışmalarla deprem bölgelerine göre yer ivmesi kullanılması bırakılmış, noktasal olarak yer ivmesi verileri haritalandırılmıştır. Böylece parsel bazındaki bu veri, zemin etüd raporları ve güncellenmiş bina tasarım kriterleri ile “depremde güvenli yapı” tasarımı yapılabilmektedir. Buna doğru malzeme, işçilik ve kontrol mekanizması eklendiğinde yapı deprem güvenliği sağlanmış olacaktır. Yerbilimci Le Pichon’un deyimiyle; “Kendimizi nasıl koruyacağımızı biliyoruz, problem bunu uygulamaktan ibarettir. Şimdi bize düşen, bekleyeceğimiz tip depremlere göre bu binaları sağlam yapmaktır.”

17 Ağustos 1999 Gölcük ve 12 Kasım Düzce depremlerinde 18 binden fazla insanımız yaşamını yitirmiştir. Olaya müdahale ve acil yardım hizmetlerinin önemli ölçüde aksaması üzerine Hükümet yeni kurumsal yapılanmalar ve yeni yasal düzenlemeler yapma ihtiyacı duymuştur. Bu bir milat olarak kabul edilmiştir. Kent planlarının yapılmasından, yapı denetimi ve nitelikli mühendislik hizmetlerine, mevzuat değişikliklerinden, afet bilinci oluşturulmasına kadar çok geniş bir çerçevede çalışmalar yapılmıştır. Bina Deprem Yönetmeliği revize edilmiştir.

Türkiye’deki nüfus artışına göre, her yıl 500-600 bin yeni konuta ihtiyaç duyulmaktadır. Kentleşme oranımız %70’lerdedir ve konut talebiyle birlikte artmaktadır. Arazi kullanım kararlarında risklerin önlenmesine özen gösterildiği ve rant amaçlı müdahalelerden uzak durulduğu sürece, yeni yapılar mevcut mevzuat ve tekniklerle çok büyük ölçüde güvenlidir. Problem mevcut yapı stoğunun aradan geçen 21 yıla rağmen riskleri azaltacak şekilde yenilenememesidir. Oysa nüfusun %90’ı 1.derece deprem tehlikesi altında yaşamaktadır.

1999 Gölcük ve Düzce depremleri bölgede yapı stokunun %25’ini kullanılamaz hale getirmiştir. Bu oran beklenen depremdeki olası hasar oranıyla ilgili bir fikir vermektedir. Hasar ve can kaybını artıran üç unsur; aktif fay (deprem tehlikesi), kötü (alüvyon) zemin ve yapım hatalarıdır. Önlemler kent yeri seçiminden başlaması gerekirken çok önceleri başlayan ve önlenemeyen göç buna büyük ölçüde engel olmuştur. Türkiye’de yaklaşık 20 milyon konut bulunmaktadır. 1999 depreminden sonra yapılanların iyi durumda olduğu, geriye kalan yaklaşık 14 milyon konutun afet riski yönünden incelenmesi gerektiği değerlendirilmektedir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı (ÇŞB) 2020 yılı itibariyle 6,7 milyon konutun dönüştürülmesi gerektiğini belirlemiştir. Bunun 1,5-2 milyonunun hali hazırda 4,5 milyon konut bulunan İstanbul’da olduğu belirtilmiştir.

Risk tehlikeden etkilenme, zarar görme oranıdır. Riskli yapı, depremde ağır hasar ya da yıkım sonucu can kaybı olması beklenen yapıdır. Yapının deprem performansı belirlenir, istenen performansı sağlayamıyorsa sağlayacak düzeyde onarım-güçlendirme yapılabilir. Yapı güçlendirmeye uygun değilse veya fayda/maliyet oranı düşükse yapının yenilenmesi gerekir.

Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği’ndeki esaslara göre yeni yapıların tasarımı ve eski yapıların değerlendirilmesi-güçlendirilmesi yapılmaktadır. Yapıyı etkileyen yükler, maruz kaldığı yer sarsıntısından kaynaklı yatay yüklerdir (deprem yükü). Deprem Tehlike Haritasında verilen yer ivme değerleri kullanılarak deprem yükleri hesaplanır. Yapının varsa projesi ve yerindeki durumu incelenerek durumu ve deprem dayanımı hesaplanır ve deprem yüküyle kıyaslaması yapılır.

Binaların tasarımı; hafif şiddetteki (M<5) depremlerde hasar görmemesi, orta şiddetteki (5≤M<6) depremlerde hasarın onarılabilir düzeyde kalması, şiddetli (M≥6) depremlerde can güvenliği için göçme olmaması, amaçlanarak yapılır. Bir başka deyişle, depremde güvenli yapı hiç hasar almayacak yapı değil, can güvenliğini sağlayabilecek yapıdır.

KENTSEL DÖNÜŞÜM

Kentsel dönüşüm, kentsel alanın ekonomik, toplumsal, fiziksel ve çevresel koşullarının kapsamlı yaklaşımlarla iyileştirilmesine yönelik uygulamaları ifade etmektedir. Sosyologlar, ekonomistler, mühendisler, mimarlar, plancılar ve peyzaj mimarları gibi farklı disiplinlerin birlikte çalışması gerekmektedir. Sahadaki uygulamalarda gözüken;dönüşümün genelde parsel ölçeğinde, yüklenici firmalar ve malikler için beklenen cazibeyi sunabildiği koşullarda yapıldığıdır. Bu durum olması gerekenden çok geridedir. Metrekare rayiç değeri ve imarı yüksek muhitlerin hızlı dönüşümü rant algısının artmasına neden olmaktadır.

2009 yılında kurulan Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın görevi; afet öncesi hazırlık ve zarar azaltma, afet esnasında yapılacak müdahale ve afet sonrasındaki iyileştirme çalışmalarının yönetim ve koordinasyonunu gerçekleştirmek olarak tanımlanmıştır. Deprem sonrası kriz yönetiminin ötesinde risk odaklı afet yönetimi ve afetlere dirençli toplum amaçlanmıştır. Afet durumlarında arama-kurtarma çalışmalarının başarısı son olarak 2020 İzmir depreminde görülmüştür. Ancak toplumun bilinçsizliği ve kamu kuruluşlarının ihmali de görülmüştür. Öyle ki riskli yapı tespiti yapılmış bir binanın kullanımına depremde göçene kadar devam edilmiş ve yetkili idare veya kurumlar tarafından yıkımı sağlanmamıştır.

6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un 2012 yılında çıkarılmasından sonra “Riskli Alan” (zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıyan alan), “Rezerv Yapı Alanı” (TOKİ, belediye veya il özel idaresinin talebiyle veya resen ÇŞB’nca belirlenen yeni yerleşim alanı) “Riskli Yapı” (riskli alan içinde kalan veya dışında olup ekonomik ömrünü tamamlamış veya ağır hasar görme riski taşıyan yapı) kavramları öne çıkmıştır. Öncelikle yerinde dönüşüm, bunun imkansız olduğu alanlar için en yakın rezerv alanın değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Dönüşümde kira-taşınma yardımı, kredi olanakları, vergi muafiyetleri gibi imkanlar sağlanmıştır.

Kanuna göre bir malikin başvurusuyla riskli yapı tespiti yapılıp, yıkım süreci başlatılabilirken, yıkımdan sonraki işlemlere maliklerin 2/3 çoğunluğu karar verebilmektedir. Çoğunluk dışındakilerin arsa payları diğer maliklerce veya ÇŞB tarafından satın alınmaktadır. Anlaşmazlık hallerinde “mülkiyet hakkı” ihlali gerekçesiyle itirazlar gelmiş, bir çok dönüşüm hikayesinde konu mahkemelere taşınmıştır. Mevzuata göre idari işlemlere karşı yargı yolu açıktır ancak yürütmeyi durdurma kararı verilmemektedir. Yapım işi devam etmekte, yargı süreci sonunda menfaat ihlalleri varsa bunlar giderilmektedir.

“Mülkiyet hakkı” Anayasa ile güvence altına alınmış, ancak bu hakkın kamu ve toplum yararı amacıyla sınırlanabileceği de hüküm altına alınmıştır. İlgili mevzuat yine Anayasa ile güvence altına alınan “yaşama hakkı” öncelenerek hazırlanmıştır. Fiziksel bozulma nihayetinde toplumsal bozulmaya da sebep olduğundan, fiziksel dönüşümün önü daha da tıkanmaktadır. Bu kısır döngüye girmemek için daha toplumsal bir strateji izlenmesi, bilginin paylaşılarak halkın katılımının sağlanması ve mevzuatın derinleştirilmesi gerekmektedir.

Kamu kuruluşları eliyle mevcut yapı stokunun %30’unun yenilenebileceği, kalan kısmın maliklerin teşebbüsleriyle yapılması gerektiği ÇŞB tarafından ifade edilmektedir. Malikler genelde binalarının yapılış yılı, hazır beton-nervürlü demir kullanılıp kullanılmadığı gibi bilgilerden hareketle binaları hakkında bir fikir sahibidirler. 1988 yılında Hazır Beton Birliği kurulmuş, hazır beton 1995’den sonra yaygınlaşmaya başlamıştır. Nervürlü demir ise 2000 yılından sonra yaygınlaşmıştır. Bina Deprem Yönetmeliği de 1999 depreminden sonra büyük oranda değişmiştir. Dolayısıyla 1999 depremi öncesi yapılar tetkike muhtaçtır. Var olan yapı stokunun büyük çoğunluğu 1975 Deprem Yönetmeliğine göre yapılmış olduğundan, bu büyük çoğunluğun neredeyse tümünün riskli çıkacağı açıktır. Ancak malikler binalarının riskli yapı olduğunu düşünseler dahi, riskli yapı tespiti geri dönülemez şekilde yıkım sürecini başlattığından, binaların tekrar yapımını bir yapım sözleşmesine bağlamadan adım atmamaktadırlar.

Maliklerin sözleşme yapmama nedenleri; imar durumunun mevcut bağımsız bölümleri karşılamaması, yeni bağımsız bölümlerin küçülmesi, maliklerin bedeli karşılığı yapıma gücünün yetmemesi, bedelsiz (kat karşılığı) yapım için yükleniciye verilecek fazla m2 olmaması gibi durumlardır. Bunların dışında elbette maliklerin kendi aralarında itilafa düşmesi de söz konusudur.

İmar artışlarıyla dönüşüm sorununu çözmek sürdürülebilir değildir. Yeni binaların ekonomik ömrü bittiğinde dönüşüm için yeni bir imar artışı gerekecektir. Kapımızdaki doğal afetlere önlem almak amacıyla, dönüşümü teşvik için yapı stokunun yoğun olduğu muhitlerde ada bazında farklı oranlarda imar atışı uygulanması faydalı olmaktadır. İmar durumu kat karşılığı olarak yapıma müsait olmayan riskli yapılar en çözümsüz grubu oluşturmaktadır. Ada bazında dönüşüm teşvik edilerek, ilan edilecek süreçler içinde müşavirlik hizmetleri belediyeler tarafından karşılanarak, sahada açılacak ofislerde proje-değerleme raporları şeffaf bir şekilde paylaşılarak, m2 kaybı yaşansa da değer kayıpsız dönüşüme malikler ikna edilerek, maliyetin bir kısmı ÇŞB tarafından karşılanarak, düşük faiz – uzun vadeli kredi imkanlarıyla yerinde ve hak sahiplerine yönelik dönüşüm gerçekleşmiş olacaktır.  Kredi imkanı olmayan geç yaştakilere de, ödeyeceği tutar kadar hissesi alınarak, vefatına kadar kira talep edilmeden, satışa çıkarılmadan maddi destek verilirse bu tıkanma noktası da aşılmış olacaktır.

Dönüşümün finansman yükü elbette ki çok ağır olacak ve imkanlar zorlanacaktır. Nihayetinde ortaya maliyetin kaldırılabileceği bir süre çıkacaktır ve gecikilen her an bu süreye eklenmektedir. Telafi edilemeyecek can kaybının yanı sıra, deprem yaşandıktan sonraki maddi kayıp, depremden önceki harcamalardan çok daha fazla olacaktır.

Sayıları az da olsa Belediye-ÇŞB destekli yerinde ve hak sahiplerine yönelik başarılı dönüşüm örnekleri vardır. Bunların sayısının hızla artırılması gerekmektedir. Farklı disiplinlerden faydalanılarak ekonomik, toplumsal, fiziksel ve çevresel koşulların iyileştirilmesine, bütünlüklü bir planlamaya özen gösterilmelidir.

Var olan bilgi birikimine rağmen Türkiye’de toplum hala neden depremlere karşı hazırlıklı hale gelemedi? Bu sorunun cevabını sadece mevzuat gelişimi veya devlet desteğinde aramak afet kültürünün yerleşmesine engel olmaktadır. Afet bölgelerindeki fahiş kira artışları, sosyal bilimcilerin en az doğa bilimciler kadar çözüm süreçlerine dahil olması gerektiğini gösteriyor.

Afetlere hazırlığın sosyal-ekonomik-kültürel-politik boyutlarla ilişkilendirilmesi, doğa ve sosyal bilimcilerin çalışmalarının eğitim ve sivil toplum alanına yansıtılması gerekmektedir.

Merhaba